İDEAL YÖNETİCİ NASIL OLMALI?

Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler. Bunu iş dünyasına uyarlarsak; Bana yöneticini söyle sana iş hayatını söyleyeyim?

Şimdiye kadar çeşitli yönetici profillerini gördük ve dinledik. Yerli yöneticilerin olumsuz özelliklerini yazmadan önce hepsinin aynı kişide bulunmadığını ama bir veya bir kaçını rahatlıkla barındırdığını belirtelim.

Yerli yöneticilerin genel olumsuz özellikleri;

Yetki ve sorumluluk kullanamamak ya da dışına çıkmak.

Kriz yönetememek.

Öz güven eksikliği.

Yabancı dil sorunu.

İletişim sorunları.

Yönetim vasıflarında zafiyet.

Kişilik sorunları ve bozuklukları.

Mesleki yetersizlik.

Vizyon eksikliği.

Motivasyon sorunları.

Ekip yönetme eksikliği.

Sorun çözme acizliği.

Yanlış görevlendirmeler.

Hatalı ve gerçeğe uymayan hedefler.

Küçük sorunları abartarak büyütmek.

Konuşma ve davranışta saygı sınırlarını aşmak.

Kendi hatasını astına yüklemek.

Üstüne karşı daima şirin gözükme çabası.

Kendi kişisel bütçesini dahi yönetememe acizliği.

İşe değil adama odaklı çalışma şekli.

Başarıyı ölçememek.

İstatistik ve raporlama konusunda kifayetsizlik.

Çözüm odaklı olmak yerine sorun çıkaran yaklaşım.

Takıntılı hareketler.

Eğitim ve kültür eksikliği.

Kişisel ve maddi menfaatlerin fazla öne çıkarılması.

Astına güven vermemek ve iç sorunları çözmekte acizlik.

Mevki ve makam korkusu yüzünden zayıf kadro ile çalışmayı tercih etmek.

Özel hayatı ihlal etmek.

Hatalı elaman alımı ve tercihleri.

Adil davranmamak ve şeffaf hareket etmemek.

Baskıyı karşılayamamak ve dayanamamak.

İş ve zaman planı yapamamak.

Hobi ve spor eksikliği.

Tabi bunun üzerine ilave edilebilecek başka tanımlar da çıkabilir. Ama bu tespitlerimiz genellikle ve çoğunlukla rastladığımız olumsuz özelliklerdir. Yurt dışına neden yeterli sayıda yönetici gönderemiyoruz diye sorgulamadan önce iş hayatımızdaki sorunları mutlaka ve acilen çözmemiz gerekiyor.

Sistem ve disiplin olmazsa ya da sorunlara zamanında net ve kesin çözüm bulunmazsa iş ortamı dejenere olur ve mevcut sorunlar virüs gibi tüm şirkete yayılır. Sonuçta daha büyük başarı elde edilebilecekken ortalama değerler bile önemli bir başarı kabul edilir. Şayet doğru bir çatı ve sistem altında kişisel hatalar, sorunlar ve eksikler halledilebilirse daha verimli ve başarılı bir iş ortamı sağlamak işten bile değildir.

Bu noktada patronlara, üst düzey yöneticilere ve İK sorumlularına büyük iş düşmektedir. Doğru kişileri eğitin, yönetici seçin, yetiştirin, denetleyin, hedef gösterin ve sonuca odaklanın. Yapacaklarınız sadece size değil Türk iş hayatına da olumlu katkı sağlayacak ve olumlu yol gösterecektir.

Geçmişte ve hali hazırda çok fazla örneğini göremedik ama inşallah gelecekte saygı duyarak övünebileceğimiz ideal bir iş dünyamız, iş adamlarımız ve yöneticilerimiz olur.

Advertisements

KRİZ FIRSATÇILARI

Dost acı söyler derler. Zor bir dönemden geçiyoruz. Geçmişteki ekonomik krizleri yaşayan biri olarak kriz kelimesi beni ne ürpertiyor ne de şaşırtıyor? Bağışıklık ve alışkanlık kazandığımız için deyim yerindeyse “elle gelen düğün bayram” misali hazırlığımızı hep zor şartlara göre yaparak hiçbir zaman gereksiz bir maceraya girmedik ve Allah’ a şükür kendi yağımızla kavrulduk.

Kriz yönetimi ayrı ve üstün nitelikler gerektirir. Bu gibi durumlarda yapılacak hamleler okyanusu geçen ama hasar görmüş dev bir gemiyi dalgalara yenik düşmeden usta manevralarla sürmeye ve limana sağ salim varmaya benzer.

Standart patron ve yöneticiler zaten bilinenlerin üstüne bir artı koyamadıkları için krizlere karşı da hazırlıksız ve kifayetsizdir. Böyle zamanlarda çoğunlukla baltayı taşa vururlar ve hataları sonucu firma darboğaza girer. Borç ve alacak sarmalında umutsuzca çırpınırlar. Unutmayalım ki şartlar ideal ve konjonktür uygun olunca herkes şirket yönetir ama biraz puslu hava ve şartlar zorlaşınca tecrübe, bilgi ve yetenek ön plana çıkar. Peki kimden bahsediyoruz? Tabi ki kriz yöneticilerinden!…

Kriz yöneticileri deneyimlidir, operasyoneldir. Şekilsel değil fonksiyoneldir. Olaylara duygusal değil soğukkanlı ve mantıklı bakarlar. Sorunlara doğru teşhis koyarlar ve deyim yerindeyse hastayı en az hasarla tedavi ederek sağlığına kavuştururlar. İletişime önem verirler ama şov değil sonuç odaklıdırlar.

Önce raporlara ve rakamlara bakar akabinde hasar ve durum tespiti yaparlar. Alacak ve borç dengesini sağlamak için acil tedbirler alırlar. Şahıslarla işi yoktur. Merhamet etmezler ve blöf yapmazlar çünkü iş odaklıdırlar. Kangren olan yeri hemen keser atarlar. Sorunu uzatmazlar ve beklemezler. Gidecek ve gereksiz varsa eş ve dost dinlemezler. Zorunlu yerlere takviye veya değişiklik yaparlar. Yapılacaklar listesi ve acil yol haritası hazırlandıktan sonra çok çabuk eylem planına geçerler.

Kriz yöneticileri yeri gelir ekip olarak çalışır. Firmanın büyüklüğüne göre birbirini tanıyan ve güvenen bir ekip başarı için altın anahtardır. Hızlı ve etkili hareket etmek onların ihtisas alanıdır. Risk alırlar çünkü zamana karşı yarışırlar. Bazen alışılmadık yöntemler de denerler. Sonuç odaklıdırlar. Başarı şansları yüksektir ama garanti değildir ve bir o kadar başarısız olma ihtimalleri de vardır ancak danışanların bulundukları durumda çok fazla şansları yoktur. Ya iflas ve borç ya da yüksek bir meblağ karşılığında kriz yöneticileri tercih edilir? Tabi doğru kriz yöneticilerini seçmek biraz araştırma ve biraz da şans işidir!…

Kriz yöneticileri profesyoneldir ve konusunda uzmandır. Sadece talep edildiğinde değil kendileri de fırsat kollar ve değerlendirir. Çoğunluk panik yaparken onlar sakin ve sabırlıdır. Düşündükleri ya da öngördükleri piyasa rakamlarına gelindiğinde hemen harekete geçerler. Önemli olan alırken kazanmak mantığıyla doğru fiyatlandırmanın peşinden koşarlar. Piyasaları manipüle eden ve oluşan dalgalanmalar sayesinde büyük rant elde edenlerine ise kriz fırsatçıları diyebiliriz.

Amaca giden yolda her şey mübahtır düşüncesiyle yegane niyetleri sadece ceplerini doldurmaktır. O yüzden kimsenin gözünün yaşına bakmazlar sadece kısa süre içinde büyük rant elde etmeye bakarlar. Bunların eline düşenin vay haline?

Peki kriz yöneticilerine ayıracak bütçesi olmayanlar veya kriz fırsatçılarına yem olmak istemeyenler bireysel olarak neler yapmalı?

Ekonomik kriz demek aynı zamanda işsizlik, zam, enflasyon, tasarruf vs. gibi bir sürü bilinmeyen demek. Böyle zamanlarda akıllı hareket edenler bu zor günleri daha kolay ve hasarsız atlatır. Ayağını yorganına göre uzat atasözü tam bu günler için biçilmiş kaftandır. Tersi hareket eden ve kazancı düşerken harcamalarına dikkat etmeyenler için geçmiş olsun demekten başka elden bir şey gelmez.

Bireysel bazda ve aile olarak hepimizin bir bütçesi var. Önemli olan gelir ve gider dengesini iyi kurmak. Bu noktada hesabın şaşmaması gerekiyor. Bütçenizi güncellemeniz olası zamları göze alarak yeniden bir harcama listesi (aylık ve yıllık) oluşturmanız faydanıza ve hayrınıza olacaktır.

Öncelikle işsiz kalmayacağınızı ve sabit bir maaş almaya devam edeceğinizi varsayalım. Bu durumda geliriniz bellidir. Gider kalemlerinde ise zorunlu olmayan lüks ve keyfi harcamaların kısılması alınması gereken ilk önlemdir.

Bu dönemlerde ister borçlu ister alacaklı ikisi de sorunludur. Borçlular için kısa vadeli borçlar sorun çıkarırken uzun dönemli borçlar önemli bir sorun olmayacaktır. Ama bu dediğimiz TL üzerinden hesaplar için geçerlidir. Şayet dövize bağlı borçlarınız varsa sorun beklediğinizden daha büyük ve yıkıcı olabilir.

Alacaklı iseniz o da ayrı bir sorun maalesef bu dönemde borçlular (masum yada art niyetli) ödemeyi geciktirme ve erteleme eğilimindedir. Şayet alacaklarınız çoksa veya bunlara fazla bel bağlıyorsanız işiniz zor olabilir.

Tasarruf ise krizlerde anahtar kelimedir. Düşünürseniz tasarruf edilecek çok şey çıkar. Önce tüm harcamalarınızı a’ dan z’ ye gözden geçirin mesela hesap ekstrelerinize mutlaka göz atın. Şayet kullanmadığınız üyelikler varsa iptal edin. Özel arabanızı kullanmak yakıt demek bunun da zamlanacağını düşünürseniz varsa işe gidiş gelişte servis aracı ya da toplu taşıma önemli tasarruf sağlayabilir. Sosyal hayat derken dışarıda harcanan fazla zaman bütçenizi bir o kadar zorlayacaktır. Bazılarını gözden geçirin. Bu ve benzer bir çok kalemden önemli tasarruf sağlayabilirsiniz. Şayet hesabınızı iyi yapar ve aşırı ve gereksiz harcamalardan sakınırsanız bu zor dönemleri daha kolay atlatırsınız. Ayrıca geçmişte yapılan yatırım ve birikimler bu zor dönemler için can simididir. Eğer har vurup harman savurduysanız kendi düşen ağlamaz?

İş hayatınızda sorunlarınız veya başka planlarınız varsa mutlaka bir süre erteleyin ve dondurun. Üstlerle hatta altlarla bile iyi geçinin zira kriz çok iyi bir işten çıkarma bahanesidir.

Firma sahibiyseniz sorunlar daha çetrefilleşiyor. Çünkü sizin dışınızdaki piyasa koşulları atacağınız adımları kısıtlar ve zorlar. Böyle dönemlerde yine tasarruf ön plana çıkar. Mal satarken yerine uygun koşullarda mal koymak gerekir. İstenmese de eleman çıkartma, eşantiyonları kaldırma, şirket arabalarını kısıtlama veya kota koyma, primleri azaltma veya dondurma, döviz cinsinden verilen maaş varsa TL’ ye çevrilerek sabitleme, düşük kiralı ofisler, stok planlama, üretimi kısıtlama, ücretli yada ücretsiz zorunlu tatil vs. gibi bir sürü farklı tedbir bu dönemde devreye girer. Eğer çok önceden öngörünüz varsa ve tedbir aldıysanız siz zaten başarılı bir yöneticisiniz.

Aslında krizlerden değil hazırlıksız yakalanmaktan korkun. O yüzden tasarruf önemlidir. Gelir daima giderden yüksek olmalıdır. Aksi halde kendi kriziniz çoktan başlamış demektir. Krizler sadece içeriden değil dışarıdan da gelebilir. Global krizleri asla unutmayalım. Bu sebeple hazırlıksız yakalanmak yerine önceden gerekli tedbirleri almak deyim yerindeyse rahat bir kış geçirmemizi sağlar!

Birde asılsız haberler ve kriz çığırtkanlarına prim vermeyin ve panik yapmayın. Panik varsa hata vardır. Akıllıca, düşünerek ve isabetli hareket etmek için soğukkanlı ve sağduyulu olmak önemlidir. Sürü psikolojisine kurban gitmeyin. Yolunuz açık ve Allah yardımcınız olsun!

 

YÖNETİCİLİK VİZYON VE İCRAAT MESELESİDİR

Geçenlerde internette yapılan bir söyleyişi dinledim. Söyleyişi yapılan kişi ülkemizin en büyük firmalarından birinde yıllarca üst düzey yöneticilik yapmış defalarca TV ve gazetelerde haber olmuş saygın bir isim. Ancak röportajda duyduklarıma inanamadım ve kariyerine hiç yakıştıramadım?

Yıllarca böyle bir firmanın başında kalan ve bu kadar büyük bir network’ e sahip bir kişiden duymak istediklerim ve beklentim çok daha yüksekti. Ama maalesef objektif baktığımızda kendi yönetimi zamanında belirgin bir fark oluşturamadığı için söyleşiden edindiğim izlenim de çalıştığı firmanın ismi ve piyasa gücü sayesinde bir saygınlık kazandığını doğrular nitelikte oldu.

Bizim yöneticilerde maalesef genel ve yaygın şöyle bir sorun var; Ben yönetimim süresince şunu yaptım bunu başardım vs. Hayır aslında sen o kadar çok şey yapmadın kendini dev aynasında görme çünkü piyasa koşulları zaten senin lehine çalıştı. Rekabet ettiğin firma var mı? Varsa bile eğer lider firma konumundaysan yeri gelir TR’ de en kötü taklit eder sandalyeyi zaten bir şekilde korursun. Yenilik diyorsun peki ne yaptın? Zaten yurtdışından hazır olanı getirdin veya kopyaladın. Büyüyen bir pazarda sende doğal olarak büyüdün ve kalkmış bunu başarı diye bize sunuyor ve pazarlıyorsun. Peki en basit bu kadar başarılıysan rakiplerine karşı pazar payını ne kadar büyüttün? Yada neden yurtdışına açılıp bir dünya markası olmadın? Vs. Bizde maalesef genel intiba yöneticiler firma kartvizitleriyle büyüyor. Firmalar yöneticilerle pek büyümüyor?

Bu değerli yöneticimizin kendisine sorulan sorulardan birinde neden yerli girişimlere yatırım yapmadığı sorulduğunda verdiği cevapta laf edilmesinden çekindiğini açıklaması ise yok artık dedirtti?

Pes doğrusu yani bu ülkenin kaynaklarıyla milyonlarca dolar servet yap ve belki çoğu kişiye ilham ol. Sonra gel böyle bir açıklama yap. Yani bunların hepsi içi boş bir etiket miydi? Her yerde gençleri ön plana çıkaran reklamlar koskoca bir balon muydu veya göz boyama mıydı?

Bu ülkede yüzlerce genç belki de binlercesi yeterli kaynak ve destek bulamadıkları için fikirlerini yeşertemezken yurt dışında yatırım yapmak nedir? Yatırım denilmesine bakmayın yurt dışındaki popüler firmaların hisse senedini almak yatırımdan sayılmış!

Şimdi gel de kızma. Yani TR’ nin anlı şanlı patronları ve üst düzey yöneticileri bile garanti yatırım peşinde koşarsa armut piş ağzıma düş derse bu ülkenin kıt kaynaklarını kim yönetecek ve büyütecek? Bizdeki zihniyet ancak parayı dışarı götürüp yatırsın sonra biz yurt dışından para gelsin veyahut yatırım gelsin diye bekliyoruz? Vizyonumuz bu ve tam bir kısır döngü. Bizde parayı bulan otomatiğe bağlamış soluğu hemen Avrupa ve ABD’ de alıyor!

Adamların zenginlerine bakıyorsun bir misyonları var. Kazandığı ülkeye minnet borçlular ve yaşadıkları ülkeye her türlü hizmet ediyorlar. Örneklerini duyuyoruz adamlar servetinin önemli bir kısmını veya tamamını vakfa veya üniversitelere bağışlıyor hem de daha ölmeden yapıyorlar bunu? Bizimkiler de torun torbaya bırakıyorlar. Onlar da sağda solda zevk-ü sefa içinde vur patlasın çal oynasın yaşıyor. Babam veya Dedem sağ olsun!

İşte Microsoft’ un patronu Bill Gates’ e bakalım. 2017′ de tek seferde tam 4.6 milyar dolar bağış yaptı ve 1994 yılından Ağustos 2017’ ye kadar yaptığı tüm bağış toplamı ise tam tamına 34 milyar dolar! Bizde acaba kim ne bağış yapıyor? Bu rakamların çok gerisindeyiz malesef? Araba, tablo vs. koleksiyonuyla övünen zenginlerimize özellikle duyurulur!

Daha yeni haberi çıktı. Yerli girişimciler tarafından oluşturulan Gram Games firması 250 milyon dolara satıldı ve bu firmaya çok daha küçük bir ekonomik boyuttayken yatırım yapanlar neredeyse dolar bazında onlarca kat kazandı. Onları takdir etmek lazım. Güvendiler, risk aldılar ve para kazandılar.

Şayet bu ülkede gerçekten yatırım yapmak istersen adını gizleyebilirsin. İlla afişe olacaksın diye bir kural yada kanun yok. Ama önce niyet ve samimiyet önemli.

İş dünyamıza buradan seslenmek istiyorum. Artık şov yapan ve vitrin süsleyen yada günü kurtaran veyahut statükocu, misyonu sadece defansta kalarak günü kurtarmak olan yöneticilerle çalışmayı bırakın. Gerçekten vizyoner, operasyonel ve ofansif yöneticilerle çalışın. Risk alın, dünyaya açılın ve yeni fikirlere yatırım yapın.

Sonra marka olamıyoruz diye hayıflanıyorsunuz. İçeride tekel olmanın verdiği avantajlar ve devletin korumalarıyla sözde kağıt asker misali marka olmak değil dışarıda yüksek rekabet koşullarında marka olmak önemli. Babadan dededen kalma firmalarla geçmişimiz yıllara dayanıyor edebiyatıyla marka olmayı bırakın. Marka olmak için şirket tarihi değil gerek yurt içi ve gerekse yurt dışında rakiplerden farklı ve iyi olmak, liderliğe oynamak kısacası tercih sebebi olmak gerekir. O zaman saygı duyar ve şapka çıkarırız.

Devlete de burada çok iş düşüyor. Yorulmuş enerjisi bitmiş ve iştahı kaybolmuş, mevcut yapıyı sürdürmekten başka bir düşüncesi olmayan firmalarla biz asla yurt dışına açılamaz ve başarılı olamayız. Zaten sonuç ortada? İhracatımız bir türlü beklenen o büyük hamleyi yapamıyor ve zorlanıyor. Kararlı adımlarla ileri gidemiyoruz. Mesela ihracatımız 500 milyar dolar olsun o zaman gümbür gümbür coşar ekonomimiz ve dünyanın her tarafından kapımızda adam birikir akıl sormak için!

İş dünyasında ve özellikle internet sitelerinde parlayan copy paste dönemi artık bitti. Devletin tüm sektörlerde rekabet koşullarını arttıracak önlemler alması ve girişimcilere destek olması şart. Ancak böyle yeni tip vizyoner, operasyonel, girişimci, yatırımcı, cesur patron ve yöneticilerle dünyaya açılabiliriz.

Bu kervan böyle gitmez. Çünkü mevcut köhne yapı rekabetçi koşullara asla uygun değil. Eskiyi korumak adına yenilerin önüne taş koymayalım. Eğer Facebook, Amazon, Tesla gibi ilham veren ve dünyaya satan girişimleri bizde içeride görmek istiyorsak top yekün zihniyet değişikliği gerekiyor. Mevcut hantal yapıyla kaldığımız kısır döngüde bu iş yürümeyeceğine göre mutlaka yeni bir açılım şart!

Lütfen artık önümüzü açın?…

YÖNETİCİM UYUYOR MU?

Eskiden güzel bir reklam vardı sonunda şöyle bir feryat yükselirdi; “Yönetici Uyuyor mu?” Her ne kadar reklamın konusu farklı bile olsa yöneticinin sorunlar karşısındaki duyarsızlığını ve ilgisizliğini vurguluyordu.

Kabul edelim ki; İş hayatında en büyük sorun insan ilişkileridir hele de Türkiye’ de! Birde yöneticiniz sizi anlamakta ve idare etmekte zorlanıyorsa işiniz gerçekten zor demektir. Bunca yıllık iş hayatımızda ve etrafımızda gördüğümüz kadarıyla işini gerçekten iyi bilen ve elemanlarına karşı duyarlı ve adil davranan, sorumluluklarının bilincinde, idari yetenekleri kuvvetli yönetici sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Zaten yukarı doğru çıkıldıkça ne hikmetse yöneticilerin aşağıyla bağı da kalmamaktadır. Bunu aşmak için dikey değil yatay organizasyon vs. gibi değişik uygulamalarla sorun aşılmaya çalışılmaktadır ama sonuçta iş insanda bitmektedir.

Altında ne olup bittiğini bilmeyen hatta merak dahi etmeyen ve kazandığı yüksek ücretle bol sıfırlı primlerini düşünen sanki o mevkinin getirdiği sorumluluk kendisinin değilmiş de sadece alttaki personelinmiş gibi ilgisiz davranan, duyarsız, pasif ve başarısız yöneticiler hem şirkete zarar vermekte hem de elemanlarını değirmen gibi öğütmektedir. Böyle bir yöneticiye sahipseniz ve alternatifiniz varsa geleceğinizi bir an evvel değerlendirmekte acilen yarar var. Şirketinize çözüm konusunda asla güvenmeyin. Zaman içinde düzelir diye boşuna kendinizi teselli edip oyalalanmayın. Tüm bunlara göz yumuluyorsa zaten sizin hiçbir şansınız yok. “Ya tamam ya devam” diyeceksiniz.

Ülkemizde yıllar içerisinde yöneticilik sadece bilançoda bir başarı yada liyakat olarak değerlendirilirken insan idare etmenin ise ayrı bir eğitim, kültür ve yorum olduğu maalesef anlaşılamamış veya öneminin farkına varılamamıştır. Sadece kağıt üzerindeki finansal verilere dayanarak yada hasbelkader torpil vb. bu mevkilere gelenler işi idari olarak yeterince bilmediklerinden veya kifayetsizlikten ya iş tanımlamalarını yapamamakta yada görev dağılımında sorunlar yaşanmaktadır. Mecburiyetten sesi çıkamayan ve mutlaka işe ihtiyacı olanlar zorunlu olarak kaderine boyun eğmekte ve ezilmekte dolayısıyla yükün en ağırını taşımaktadır. İşin şov kısmında olan ve yöneticiyle ilişkilerinde samimiyeti aşan ve ileri taşıyanlar ise işin kaymağını yemekte ve adeta günü gün etmektedir.

İK’ cılar bu konuda genel olarak etkisiz ve duyarsızdır. Patronlar zaten alt kadrolarla hiç ilgilenmedikleri için durumu bilmemektedir. Onlardan insaf beklemeyin. Çoğunun derdi yüksek karlılık ve düşük maliyettir.

Ülkemizde çalışma koşulları ve saatleriyle ilgili kanunların düşük standartta kalması sebebiyle çalışanın uğradığı haksızlıklar karşısında mücadele etmesi ciddi bir dirence ve inanca sahip olmasına bağlıdır. Zira bu mücadelede en yakın arkadaşları dahi kendisine sırt çevirebilir. Sonuçta şirketinde dışlanabilir ve ayrılmaya zorlanabilir. Mahkemeye başvurduğunda uzun ve sıkıntılı süreçler yetersiz tazminat miktarları vs. derken attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez ve maalesef yapanın yanında kar kalır zihniyeti burada da geçerli olur. Yaşadığınız psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklar da acı bir hatıra olarak kalır.

Kısacası siz siz olun. Şayet yöneticiniz uyuyorsa kendi önleminizi kendiniz alın. Hedef tahtasına girerseniz öncesinde tedbirli olun ve alternatifleriniz net olsun. Düşenin dostu olmaz. Siz de “vah vah yazık oldu sen bunu hak etmedin?” edebiyatıyla kapıya konduğunuzda size gaz verenler mutlu mesut yoluna devam eder. Don Kişot gibi yel değirmenleriyle mücadele etmek istiyorsanız bu işe gönül vereceklerle bir platform kurup kendi deneyimlerinizi paylaşmak ve mağdurlara yardımcı olmak maddi olmasa da, manen size büyük bir mutluluk verecektir. Kim bilir belki bu şekilde daha onurlu bir hayatınız ve isminiz olur?