SİBER İSTİHBARAT İŞ BAŞINDA

Çoğumuz özel hayatımızın izlendiğinin ve bilindiğinin farkında değil? İsmi üstünde özel hayat ama aslında bizim dışımızda hiç bilmediğimiz kişi yada kişiler veya hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan kurumlar hakkımızda önemli bilgi ve dosyaları çoktan tutmuş ve saklamış vaziyetteler. Peki buna izin verdik mi? Tabi ki hayır ama izin soran da zaten yok zira bunu biz kendimiz yaptık.

Hatırlarsanız cloud’ u tanıttılar. Sonra bazıları özel mahrem fotoğraflarını burada paylaştı sistem hack’ lenince magazin basını bayram yaptı. Boy boy fotoğraflar vs. derken paparazziler bile daha iyisini yapamazdı!

Tabi hack’ lenmek her zaman olabilir şayet hakkınızda birileri bilgi elde etmek istiyorsa bilgisayarınızı veya akıllı telefonunuzu hack’ leyerek kişisel bilgilerinize kolaylıkla erişebilir. Ama bunun dışında gönüllü olarak teslim olduğumuz uygulamalar var. Bunlar sosyal medya altında facebook, twitter, instagram, linkedin vs. Telefon uygulaması olarak whatsapp derken tüm bilgilerimizi paylaştığımızda bunların süresiz olarak depolandığını unutmamalıyız. Biz silsek dahi sistem bunu silmiyor. Tabi burada açılım sizin ve paylaşım ise cesaretinizle doğru orantılı. Kısacası kimlik bilgileriniz işin masum yanı, tüm arkadaşlarınız, gittiğiniz yerler, hobileriniz, siyasi görüşleriniz, özel mekanlarınız, özel fotoğraflarınız vs. derken bilerek veya bilmeyerek bu açılımı doğal bir biçimde yapıyorsunuz.

Peki ne mi oluyor? İşte saf olmamamız gereken kısım bu zira sıradan kişiler için belki çok önemli bir sorun olmayabilir ama diyelim ki ileride popüler bir kişi oldunuz veya sizi kötü niyetli takip edenler var. Alın işte size şantaj malzemesi ki; Zaaflarınız, artılarınız, eksikleriniz vs. derken hakkınızda önemli bir klasör çoktan hazırlanmış vaziyette.

Bazılarına kullanıcı sözleşmesi gereği yada yapılan değişikliklerde mecburi izin veriyoruz. O da bize reklam olarak geri dönüyor bu işin masum kısmı olarak kabul edilebilir ya ilerisi? Gerçek şu ki eskiden istihbarat için ajan kullanılırdı ancak günümüzde buna pek gerek yok siber dünya ne güne duruyor?

Kime ve nasıl güveniyorsunuz? Yapılan taahhütlerin bağlayıcı özelliği var mı? Kendi ülkenizde yasalarınızı tanımayan ve kurallarınıza riayet etmeyen uluslararası internet siteleri sizi çok kolay ters köşeye yatırabilir.

Öyle sosyal medyada atıp tutmak ve ahkam kesmekle bu işler çözülmüyor. Atı alan Üsküdar’ ı çoktan geçmiş vaziyette. Siz siber dünyanın çoktan hedefi olmuş durumdasınız. İsteseniz de istemeseniz de özel bilgileriniz, fotoğraflarınız ve mesajlarınız kayıt altında ve asla silinmeyecek. Dua edin de bunlar farklı amaçlar için asla ileride kullanılmasın.

Peki buna önlem ne yapılabilir? Aslında çok basit ne kadar az o kadar iyi ve ne kadar çok o kadar kötü prensibinden yola çıkarak paylaşımlarınıza hep dikkat edeceksiniz. Sadece bağlantılarınızla paylaştığınızı düşündüğünüz özel fotoğraf, video, mesaj vs. sizi ileride rahatsız edebilecek içeriğe sahipse bu paylaşımları yapmadan evvel birkaç kez daha düşüneceksiniz. Yapmamanız ise kesinlikle lehinize olur. Aslında çekiniyorsanız ve güvenmiyorsanız sosyal medya hesaplarınızı şimdiden silin ve kapatın.

Eskiden telefon dinlemek modaydı ve bu hala geçerli dahi olsa artık sosyal medya ve mesajlaşma aynı hatta daha fazla değere sahip. Üstelik daha kolay bilgiye erişim sağlanıyor. Birinde ekstra eleman ve ekipman gerekirken diğerinde ise salt gönüllülük var.

Kıssadan hisse el elin eşeğini türkü söyleyerek çağırır derler. Sizin derdinizi sadece siz bilirsiniz ve kimseden yardım beklemeyin. Şayet kendinizi kontrol edemiyorsanız yazdıklarınızı ve dilinizi tutamıyorsanız, şunu bilin size kimse yardımcı olamaz. Buna ilaveten anında nerede olduğunuzu ve ne yaptığınızı paylaşıyorsanız bir adım ilerisini düşünün de evinize kamera ve alarm falan taktırın. Olur ya sözde hayranlarınızdan biri sizden hızlı çıkıp evinizi yada işyerinizi soymasın? Yada aniden karşınızda sürpriz bir ziyaretçi bulmayın?

Son olarak iş dünyasına da bir çift sözüm var. Özel deyince çizgiyi aşıp olayı siyasete, fanatikliğe vs. dökenler profillerini açık yaparlarsa cümle aleme kendilerini afişe ederler. Mesela iş arkadaşlarınız, patronlarınız, müşteriler, İK vs. Şayet aniden iş yerinizde sorunlarla karşılaşırsanız ve kapıya konarsanız hiç şaşırmayın. Bunu siz kendi elinizle yapıyorsunuz?

Eskilerin güzel bir sözü var. Az aşım kaygısız başım!….

Advertisements

DİPLOMALI İŞSİZLER?

Geçende bir üniversitenin mezuniyet törenine davetliydim. Herkes çok heyecanlıydı. Öğrenciler, hocalar, veliler, misafirler vs. verilen emeklerin karşılığı olarak yapılan merasim, umutların yeşermesi ve diplomaların gözyaşları içerisinde kutlanması hayli duygusal bir törendi.

Peki bu kadar umutlarla alınan diplomalara verilecek değer nedir?

Azerbaycan devlet petrol şirketi Socar’ın Türkiye CEO’su Kenan Yavuz, 2015 yılında yaptığı paylaşımlarla ilginç noktalara değinmişti. Tekrar bir hatırlayalım ve göz atalım;

*YÖK denilen kurum aileleri ve çocuklarımızı kandırmaktan vazgeçmelidir. Üniversite bitirip ortalığa dökülen milyonlarca genç var.

*Nitelikli ara iş gücü bulamıyoruz. Üniversite bitirdim diye eline diploma alan, ben ne zaman müdür olacağım demeye başlıyor.

*Buradan YÖK’e sesleniyorum, gelecek üç yıl içinde binlerce meslek eğitimli işçi istihdam edeceğim. Üniversite mezunlarına ise kapım kapalı.

*Ailelere sesleniyorum, Sitcom Üniversitelere çocuklarınızı gönderip hayatlarını karartmayın. İş bulamazlar.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/29490620.asp

Bu mesajlar net ve sert olmakla birlikte aslında gerçeğin ta kendisi. Her şeyden evvel bu kadar açık ve samimi mesajları paylaştığı için Kenan Bey’ i tebrik etmek gerekiyor. Maalesef gerçekler acı ve kimse kimseyi kandırmasın. Bu kadar yüksek nüfus artışı ve genç istihdamın hızına yetişemeyen, deneyimli ve nitelikli nice insanın hak etmediği halde evde oturduğu günümüz koşullarında (farklı yollardan işini halledenleri bir kenara koyarsak) bu rekabete dayanmak için çok çalışmak, geçekten sabırlı ve dirayetli olmak gerekiyor. Acımasız koşullar çoğu gencin hayallerini daha baştan altüst edebilir ve yıkabilir. Hatta iş hayatının beklentileri karşılamaması da ayrı bir hüsran oluşturabilir.

Tüm bunların üstesinden gelebilmek için gençlerimizin bazı tedbirleri erkenden alması gerekiyor. Buna göre farklı olmak kazandırır. Bu sebeple başkalarının denemediği yetenek ve kabiliyetler sizi ön plana çıkarabilir.

Yabancı dil zaten olmazsa olmaz çoğu iş için.

Girişimcilik, gençler için önemli bir kurtuluş olabilir. Bu sebeple kendi başınıza yapamıyorsanız dahi arkadaşlarınızla farklı şeyler denemeye çalışın. Yabancılar bu işi başarıyor ve siz de başarabilirsiniz.

Staj ve part time çalışma önemli bir tecrübedir. İş dünyasını erken tanımanıza ve neyle karşılaşacağınıza dair değerli bir deneyim kazanırsınız.

Vaktinizi boşa geçirmeyin ve zaman hızlı geçer dolayısıyla olumlu çevre edinin ve kişisel gelişiminize önem verin.

Size yararlı bilgiler veren ve olumlu deneyimlerini paylaşanların mutlaka kıymetini bilin. Artık kimse kimseye zaman harcamıyor.

Yurt dışında okuma veya çalışma imkanınız varsa mutlaka değerlendirin. Ufkunuz artar ve kim bilir doğduğunuz yer değil doyduğunuz yer misali hayatınız değişir.

Güveneceğiniz ve birlikte yürüyeceğiniz yol arkadaşlarını iyi seçin. Yanlış tercihler büyük zaman ve emek kaybına yol açar.

Uluslararası firmalar yurt dışı çalışma koşulları sebebiyle tercih edilebilir. Ama unutmayın fırsat yakalamak hiçte kolay değildir.

İnandığınız (ama ayağı yere değen) projeniz varsa asla vazgeçmeyin sabırlı olmak başarı için önemli bir adımdır. Hayalci olmayın ve yaşadığınız koşulları iyi değerlendirin. Değiştiremeyeceğiniz ve imkansız koşullarda başarı gelmez. Başarısız olduğunuzda kendi koşullarınızı değiştirmeniz daha sağlıklı nefes almanızı ve kendinizi yeniden değerlendirmenizi sağlar. Böylece hata yaptığınız konularda ısrarcı olmaz ve gelecek için doğru adımları atmaya çalışırsınız.

Tabi çevre de önemli. Eğer başarılı olmak istiyorsanız iyi bir çevre edinin. Bunun için spor ve hobi faaliyetlerinizi arttırın. Unutmayın zayıf koşullarda başarı zorlaşır.

Daha çok ilave edilecek tavsiye var. Bunun için çok faydalı yazılar ve kitaplar var. Sonuçta ülkemizde en büyük sorun hesapsız ve plansız büyüme olduğundan gelişmiş ülkeler nitelikli iş gücü açığını dışarıdan sağlarken biz ise mevcutlara iş bulamıyoruz. TÜİK Mart 2017 raporuna göre; Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı %21,4’ tür ki resmi rakamlar daima gerçek tablonun altındadır.

Diploma dağıtmak için dağa taşa üniversite açarak binlerce gencimizi hem mağdur ediyoruz hem de eğitim kalitesini düşürerek ülke ekonomisine ayrıca zarar veriyoruz. Kimse kusura bakmasın ama bugün çoğu üniversite mezunu, eskinin lise mezunu ayarında bilgi ve niteliğe bile sahip değil. Bu koşullarda uluslararası alanda rekabet etmemiz ise hiç mümkün değil. Dolayısıyla eğitim ve öğretim kalitesinin acilen artması gerekiyor.

İş dünyası da bu konuda üniversitelere işbirliği çağrısı yapmalı ve destek olmalı. İhtiyacı olan personeli karşılamakta zorluk çeken iş dünyasıyla hayali eğitim veren üniversitelerin müfredatı ve amaçları kesişmeli. Birbirinden kopuk olduğu müddetçe kimse umduğunu bulamayacak.

Ve itiraf edelim ki; Şartlar değişmezse gençlerimiz geleceğimiz değil ancak sırtımızda kambur olacak!…

YÖNETİCİM UYUYOR MU?

Eskiden güzel bir reklam vardı sonunda şöyle bir feryat yükselirdi; “Yönetici Uyuyor mu?” Her ne kadar reklamın konusu farklı bile olsa yöneticinin sorunlar karşısındaki duyarsızlığını ve ilgisizliğini vurguluyordu.

Kabul edelim ki; İş hayatında en büyük sorun insan ilişkileridir hele de Türkiye’ de! Birde yöneticiniz sizi anlamakta ve idare etmekte zorlanıyorsa işiniz gerçekten zor demektir. Bunca yıllık iş hayatımızda ve etrafımızda gördüğümüz kadarıyla işini gerçekten iyi bilen ve elemanlarına karşı duyarlı ve adil davranan, sorumluluklarının bilincinde, idari yetenekleri kuvvetli yönetici sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Zaten yukarı doğru çıkıldıkça ne hikmetse yöneticilerin aşağıyla bağı da kalmamaktadır. Bunu aşmak için dikey değil yatay organizasyon vs. gibi değişik uygulamalarla sorun aşılmaya çalışılmaktadır ama sonuçta iş insanda bitmektedir.

Altında ne olup bittiğini bilmeyen hatta merak dahi etmeyen ve kazandığı yüksek ücretle bol sıfırlı primlerini düşünen sanki o mevkinin getirdiği sorumluluk kendisinin değilmiş de sadece alttaki personelinmiş gibi ilgisiz davranan, duyarsız, pasif ve başarısız yöneticiler hem şirkete zarar vermekte hem de elemanlarını değirmen gibi öğütmektedir. Böyle bir yöneticiye sahipseniz ve alternatifiniz varsa geleceğinizi bir an evvel değerlendirmekte acilen yarar var. Şirketinize çözüm konusunda asla güvenmeyin. Zaman içinde düzelir diye boşuna kendinizi teselli edip oyalalanmayın. Tüm bunlara göz yumuluyorsa zaten sizin hiçbir şansınız yok. “Ya tamam ya devam” diyeceksiniz.

Ülkemizde yıllar içerisinde yöneticilik sadece bilançoda bir başarı yada liyakat olarak değerlendirilirken insan idare etmenin ise ayrı bir eğitim, kültür ve yorum olduğu maalesef anlaşılamamış veya öneminin farkına varılamamıştır. Sadece kağıt üzerindeki finansal verilere dayanarak yada hasbelkader torpil vb. bu mevkilere gelenler işi idari olarak yeterince bilmediklerinden veya kifayetsizlikten ya iş tanımlamalarını yapamamakta yada görev dağılımında sorunlar yaşanmaktadır. Mecburiyetten sesi çıkamayan ve mutlaka işe ihtiyacı olanlar zorunlu olarak kaderine boyun eğmekte ve ezilmekte dolayısıyla yükün en ağırını taşımaktadır. İşin şov kısmında olan ve yöneticiyle ilişkilerinde samimiyeti aşan ve ileri taşıyanlar ise işin kaymağını yemekte ve adeta günü gün etmektedir.

İK’ cılar bu konuda genel olarak etkisiz ve duyarsızdır. Patronlar zaten alt kadrolarla hiç ilgilenmedikleri için durumu bilmemektedir. Onlardan insaf beklemeyin. Çoğunun derdi yüksek karlılık ve düşük maliyettir.

Ülkemizde çalışma koşulları ve saatleriyle ilgili kanunların düşük standartta kalması sebebiyle çalışanın uğradığı haksızlıklar karşısında mücadele etmesi ciddi bir dirence ve inanca sahip olmasına bağlıdır. Zira bu mücadelede en yakın arkadaşları dahi kendisine sırt çevirebilir. Sonuçta şirketinde dışlanabilir ve ayrılmaya zorlanabilir. Mahkemeye başvurduğunda uzun ve sıkıntılı süreçler yetersiz tazminat miktarları vs. derken attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez ve maalesef yapanın yanında kar kalır zihniyeti burada da geçerli olur. Yaşadığınız psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklar da acı bir hatıra olarak kalır.

Kısacası siz siz olun. Şayet yöneticiniz uyuyorsa kendi önleminizi kendiniz alın. Hedef tahtasına girerseniz öncesinde tedbirli olun ve alternatifleriniz net olsun. Düşenin dostu olmaz. Siz de “vah vah yazık oldu sen bunu hak etmedin?” edebiyatıyla kapıya konduğunuzda size gaz verenler mutlu mesut yoluna devam eder. Don Kişot gibi yel değirmenleriyle mücadele etmek istiyorsanız bu işe gönül vereceklerle bir platform kurup kendi deneyimlerinizi paylaşmak ve mağdurlara yardımcı olmak maddi olmasa da, manen size büyük bir mutluluk verecektir. Kim bilir belki bu şekilde daha onurlu bir hayatınız ve isminiz olur?

NÜKLEER’ LE SINAVIMIZ

Hatırlıyorum da geçmişte nükleer güç, nükleer enerji, nükleer denizaltı vs. dendiği zaman müthiş bir hayranlık duyulurdu ve adeta bir gelişmişlik simgesi olarak görülürdü. Sahip olanlara hayranlık duyulurdu. Şimdilerde ise bildiklerimiz değiştirilmeye çalışılıyor ve nükleer’ in tehlikeli olduğu empoze ediliyor. Peki doğru olan ne?

Şöyle bir hatırlarsak nükleer’ le fiziki tanışmamız  1986 yılı Nisan ayında Ukrayna’ da ki trajik Çernobil nükleer kazası ile oldu. Türkiye’ ye doğrudan sınırı olmayan ve kilometrelerce uzakta bulunan Ukrayna da ki nükleer tesiste çıkan yangın ve sızıntı sonucu dışarı sızan radyasyon atmosfere taşındı. Bu serpinti ise bulutlar ve rüzgar vasıtasıyla ülkemize ulaşarak yağmur ile inince ciddi bir panik yaşadık. Çünkü alınabilecek önlemler konusunda kimsenin bilgisi yoktu. Özellikle Karadeniz bölgesindeki tarım ürünlerinden bulaşan radyasyon yıllarca süren kanser trajedileri yaşattı.

Peki tehlike geçti mi hayır. Şu an Bulgaristan, Ermenistan, Romanya ve hatta İran’ da her an sorun oluşturabilecek nükleer tesisler var. Ermenistan’ da ve özellikle sınırımızın hemen yanındaki neredeyse hurda denebilecek tesis, bölge için büyük bir tehlike arz ediyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın ( Güç Reaktörü Bilgi Sistemi – PRIS ) verilerine göre 2015 Kasım itibariyle 31 ülkede 441 nükleer reaktör işletme halindedir. Günümüzde dünya genelinde ise elektrik üretiminin %10,9’u (376,8 GWe) nükleer santrallerden sağlanmaktadır.

Şunu kabul edelim. Sanayileşme ile birlikte kimyasal tesislerden tutun evimizde kullandığımız en masum cihazlar mesela cep telefonları, mikrodalga vs. derken zaten radyasyon’ la iç içe bir dünyada yaşıyoruz. Bizim asıl sorunumuz şu; Biz hala emeklerken bırakın yürümeyi doğrudan koşmaya çalışıyoruz. Ama her şeyin bir bedeli var. Sadece ABD Kaliforniya’ da kendi kendine gidebilen araçlar geliştirilirken şu ana kadar 50 kazaya karışmış durumdalar. Biz ise her şey olsun ama sorunsuz olsun istiyoruz. Dünyada böyle bir teknoloji, lüks ve imkan maalesef yok.

Mesela güneş enerjisini ele alalım. O da çok büyük bir yatırım gerektiriyor. Evet güneş yıllardır üzerimize doğuyor peki ama garantisi var mı? İlginçtir geçenlerde bilim adamları Güneş’ teki faaliyetlerin yavaşlama evresine girdiğini ve yakın gelecekte buzul çağına gireceğimizi iddia ediyordu. Bu ne demek? Şayet bu gerçekleşirse güneş enerjisine dayalı tüm beklentiler yıllar sonra suya düşebilecek demektir ki inşallah doğru çıkmaz.

Velhasıl kelam bu işlerin arkasında büyük oyunlar var. Nükleer demek güç demek ve akabinde askeri caydırıcılık demek. Bugün 3. Dünya savaşı senaryolarında neden Rusya başrolde? Elindeki nükleer askeri güç, başta tehdit altında olduğunu düşünen Avrupa olmak üzere, ABD ve müttefiklerini kaygılandırıyor. Eğer siz de nükleere sahip olursanız uzun vadede kontrolden çıkabilir, söz dinlemez ve birilerine tehdit olabilirsiniz yada size aba altında sopa gösterenler geri adım atmak zorunda kalabilir. Her attığı füze olay olan Kuzey Kore bu konudaki en çarpıcı örnek!

Evet ülkemizin ciddi bir enerji açığı var. Sürekli artan bir nüfus, sanayileşme ve refah seviyesinin yükselmesiyle tüketimin de artması kaynakların yetmemesine ve ithalatın artmasına aynı zamanda ciddi bir dışa bağımlılığa yol açmaktadır. Artık yeni yapılacak hidrolik barajlar sınırlara varmıştır. Güneş enerjisinin bu ölçekte tüketimi tek başına karşılaması mümkün değildir. Ancak önemli bir alternatiftir ve vazgeçilmezdir. O zaman hayalci söylemleri bırakalım ve gerçeklere bakalım. Elimizdeki imkanları en mantıklı şekilde kullanmamız gerekiyor. Çevreyi kirletmekle suçlanan linyit kömür de bunlardan biridir. Madenlerimiz var diye övünüyoruz ama yerin altında unutup gidiyoruz.

Şu bir gerçek ki; bölgesel savaşlar ve/veya 3. Dünya savaşının er geç mutlaka olacağını düşünerek caydırıcılığı ve mutlak hakimiyeti sebebiyle nükleer enerji ve nükleer silah şart. Hem de çok çabuk şart.

Yoksa etrafımızda birer birer kaybolan ülkeler, sınırları değiştiren ve artık kapımıza dayanan kriz ve oluşturulan kaos bizi de acımasızca içine alabilir. O zaman çok geç kalmış olabiliriz. Zira bize müttefik görünen ve dost saydığımız ülkeler (?) çatal bıçakla hindi diye adlandırdıkları ülkemizi yemek ve paylaşmak için bir an önce masaya gelmesini ve konmasını beklerler.

Sözün özü; Aklın yolu birdir tabi aklını kullanana!…

GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEM!

Geçenlerde metroya bindim ve yanımdaki iki kişi mesaiyi bitirmiş aralarında dertleşiyordu. Bayan olan diğerine işinden ve görevden tatmin olmadığını ve böyle bir iş için mühendis olmanın bile gerekmediğini söyleyerek hayıflanıyordu. Ona göre meslek lisesi mezunu aynı işi yapabilirdi? Firmayı sordum. Tanıdığım ve popüler bir uluslararası firma çıktı. Anladım ki batı cephesinde değişen pek bir şey yok? İşe ilk başladığımda ne gördüysem yıl 2017 ve aynı sorunlar maalesef devam ediyordu!…

Bir fıkra anlatmak isterim; Komutan askerleri çağırır ve “içinizdeki üniversite mezunları bir adım öne çıksın” der. Birkaç kişi öne çıkar. “Yüksek lisans yapanlar bir adım öne çıksın” der. İçlerinden bir kaçı daha öne çıkar. “Doçent olan varsa bir adım öne çıksın der” finale iki kişi kalır. Bu sefer “Profesör olan var mı” diye sorar. Biri heyecanla öne çıkar. Komutan elindeki ampulü uzatarak “şuradakini değiştir” der?

Bizde kaynak ve insan israfı hiç bitmez. Neresinden tutsan dökülen, prensipleri zayıf veya hiç olmayan bir sistemde el yordamıyla ve hasbelkader iş yapılırsa toplumun her kesiminde sonuç hüsran olur.

Mesela son günlerin güncel konusu Arda’ ya gelelim. Bayrampaşa’ dan çıkan hayalini kurduğu takımın maçında top toplayıcıyken kendisini nihayet hayalindeki Barcelona’ da bulan ve çoğu kişiye ilham olacak bir hayat hikayesi ve başarının kahramanı futbolcumuz. Peki bu kadar güzel bir hikayenin eksikleri neler? Bunu irdelemeden önce başka bir örneğe daha bakalım. Yıl 1989 ve yer Monako. Avrupa altın ayakkabı ödülünü alan Tanju Çolak, ödül töreninde sahneye çağrıldığında maalesef birkaç kelime dahi İngilizce konuşamadığı için büyük bir fırsatı kaçırmıştı. Hem kendi hem de ülkemiz adına?

Biz futbolcularımıza inanılmaz ve hayal bile edemeyecekleri, neredeyse onlar için vergi cenneti olan bir ülkede muazzam imkanlar sunuyoruz ancak bu paraları bulduklarında ister istemez kendilerini kaybediyorlar. Çünkü altyapı olarak hazır ve hazımlı değiller. Akıllı davranıp kişisel gelişimlerine yatırım yapacaklarına parayı lüks hayata harcıyorlar ve rotayı erken şaşırıyorlar. Tabi kariyerleri de erken bitiyor. Etrafındakiler, yöneticiler ve patronlar da vasat ve vasıfsız kalınca senaryo tamamlanıyor?

Bu klasik sorun sadece futbolcular ile sınırlı değil tabi ki medya dünyasında da aynı sorun var. Çok kolay para kazanılıyor ama sonrası bocalama? Örneğin yıllardır talk show dünyasının duayenlerinden Beyazıt’ ın programında, herhangi bir yabancı konuk çağırdığında yanında birde tercüman bulunmasını hep yadırgamışımdır. Hadi mesleğin başlarında imkan yoktu ancak parayı bulunca yabancı dile neden yatırım yapılmaz? Neden kişisel gelişim sağlanmaz?

Bu örneklerdeki sorunları peş peşe sıralayabiliriz. Mesela vizyon ve hedef eksikliği, kolay doyuma ulaşılması, zayıf rekabet koşulları, toplumun düşük başarı kriterleri ve kolay prim verme, eğitim ve kültür eksikliği, sistem oluşturamama veya sisteme uyum sağlayamama vs. vs. Sonuçta elimizdeki önemli değerler uluslararası mecrada birer kültür elçisi olarak ülkemizi temsil etme imkanını çok basit sebeplerle kaybediyorlar.

Batıda önce altyapıya yatırım yapılarak sonra başarı beklenirken bizde önce düşük imkanlarda başarı bekleniyor ve başarılı olanlar ise hayatını kurtaran abartılı ödüllere kavuşuyor. Hep kısa vadeli ve sistemsiz çalışmalarla kalıcı değil geçici başarılar sağlamaya çalışıyoruz. Zoru başarma bu olsa gerek!…

İş dünyasında dahi zirveye çıkanların tercih edilmesine ve seçilmelerine bakıyoruz, iştahı kalmamış ve sadece vitrin süsleyenlere yapılan milyonlarca dolarlık yatırımın karşılığı ortada yok. Yazık günah. Milli servetimizi heba ediyoruz? Türlü engeller ve imtihanlarla girmesi bir o kadar zor olan cirosu büyük, rakipsiz ve ünlü firmalarımızın zirvesinden ayrılanlar maalesef hiç ortalıkta yok. Sosyal medya profillerine veya çıkan haberlerine bakın ya magazinde veya sağda solda tatil yaparak erken emekli modunda yaşıyorlar. Düne kadar methiye düzülen bu yöneticilere sormak gerekir? Yahu hiç mi aranızdan girişimci çıkmaz? Peki sizlere her türlü maddi kaynağın yanında verilen kütüphane dolusu eğitim nereye gitti? Demeçlerinizde mangalda kül bırakmıyordunuz. Bu kadar mı cesaretiniz yada vizyonunuz yok? Arkanızda duran firma mı sizi buralara taşıdı? Siz ne katkı sağladınız? Sorular çok tabi!…

Gençlerimiz ise zaten vahim durumda. Mesela hayatında en önemli sınava girecek neymiş geç kalmış. Sen uçağa binecek olsan ve geciksen pilot seni mi bekleyecek? Uçağın bile telafisi var bir sonraki uçuş ile gidersin ama sınavın için 1 sene beklersin. Gerekirse sınav kapısında yat hayatını kurtar ama nerede? Hep laçkalık ve ciddiyetsizlik?

Velhasıl kelam sorun Arda’ ları suçlamak değil. Onları bulmak, eğitmek, yetiştirmek ve korumak zorundayız. Ancak bunu yaparken ölçüyü kaçırmadan hedefleri ortaya koyarak ve heyecanı hiçbir zaman yitirmeden sorumluluk hissi kuvvetli bireyler yetiştirmeliyiz. Yoksa en ufak başarıda “aslansın ve kaplansın” muhabbetiyle gaz verip en ufak bir hatada yerin dibine sokmak klasik şark zihniyeti olur.

ABD niçin dünyaya hakim? Bir sürü sebep yazılır çizilir. Geçiniz bunları. Adamlar geleceği planlıyor. Tutmayabilir ama A planı olmazsa B planı var, C var vs. vs.. Bizim ise hiç bir zaman uzun vadeli planımız yok. Olsa da tutmaz bu kafayla zaten? Biz her alandaki yıldızlarımızı ve gelecek potansiyelimizi kurda kuşa yem eder ve hasbelkader ayakta kalanları da sonrasında değirmenimizde kolayca öğütürüz. Gemisini kurtaran kaptan zihniyeti hakim olduğu müddetçe ne bir Steve Jobs gibi vizyoner ve ne bir Apple gibi marka asla çıkaramayız? Çıkanlar olabilir ama bu kopyala ve yapıştır şeklinde tezahür eder. İstisnalar ise kaideyi bozmaz.

Büyük filozof Diyojen’ in özlü bir sözüyle konuyu kapatalım; “Gölge etme başka ihsan istemem!…”

KAHRAMAN TÜRK HALKININ DESTANSI DİRENİŞİ ve DEMOKRASİ ZAFERİ

5789cbe267b0a91d2c0caa10

Dehşet ve öfkeyle tanık olduğumuz 15 Temmuz darbe girişimi, Allah’ a şükür ki asil ve vatansever Halkımın ve Polisimin destansı ve ölümüne direnişiyle bertaraf edildi. Hepsinden Allah Razı Olsun.

Görevi, Ülke ve Milletini korumak olan ve bu amaçla yetiştirilen Silahlı Kuvvetlerin içindeki bir kısım hainlerin Türk Halkına pervasızca silah çekmesi, tank, uçak ve helikopterle hedef gözetmeksizin ateş etmesi ve bombalaması, gözünü kırpmadan Halkı ve Polisi öldürmesi asla kabul edilemez. Gerek Silahlı Kuvvetler gerek kamu ve gerekse sivil kurumlardaki darbe işbirlikçileri ve hainler en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

Bu görüntüler ve yaşananlar bizi derinden sarstı ve içimizi yaktı. Öyle ki gördüğümüz her yeni bir görüntü ve öğrendiğimiz her yeni bir haber bunu daha da pekiştirerek gözyaşı ve öfkeyle birlikte tarifi zor duygular ve dehşet yaşattı.

Bir sözümüz de ideolojik fanatiklere; Darbe sırasında ve sonrasında paylaşımlarınız ve yazdıklarınız ile yaşattığınız bu utanç size fazlasıyla yeter. Sözde demokrasi havariliği yaparken o çok arzuladığınız askeri darbenin başarısız olmasının getirdiği hayal kırıklığını, sosyal medya hesaplarınızda kin, nefret ve öfkeyle kustunuz. Yalan haber, yorum ve fotoğraflara itibar ettiniz ve paylaştınız.

Elindeki tek silahı Türk bayrağı olan asil Halkımın kanı ve canı pahasına cansiperane direnişini takdir etmek bir yana onları yerdiniz ve etiketlediniz.

Zalimi mazlum ve mazlumu ise zalim gösterdiniz. Ama gördük ve yaşadık ki bu Ülke herhangi bir savaşta yada olağanüstü durumda kimlerle ayakta kalabileceğini ve kime güvenebileceğini size rağmen gösterdi.

Şehitlerimize Allah’ tan rahmet ve yakınlarına sabır, yaralananlara acil şifalar diliyorum. Allah bir daha Ülkemize ve Milletimize böyle bir vahşet ve gaflet yaşatmasın.