KRİZİN ADI YOK ?

Dış politikada son zamanlarda yaşananlar artık iyice su yüzüne çıkan bir mücadelenin sonucu ve belki yıllardır bekleniyordu öyle ki karşılıklı restleşme hiç bu kadar aleni olmamıştı? Sonucu çok farklı değişikler getirebilir yada boyun eğdirebilir. Bu kıyasıya mücadele hiçbir şekilde sembolik değil ve perde arkasında büyük bir rekabet, meydan okuma ve diş bileme var. Tüm bu gelişmeler hayati ve sonucunu ise birlikte yaşayarak göreceğiz.

Ancak fiiliyata bakarsak bir süredir ekonomideki durgunluk dövizin hızlı artışıyla başka bir boyuta geçti. Zaten zayıf bir finans yapısına sahip ve hasbelkader borç harç içerisinde gidebilenler son demlerini yaşamaya ve iflas bayrağını birer birer çekmeye yada imkan varsa konkordato ilan etmeye başladı.

Ayağını yorganına göre uzatanlar ise şimdilik sakin ve pozisyon koruyarak durumu gözetliyor. Bunlar temkinli ve dikkatli hareket ettikleri için riskleri düşük yoluna devam ediyorlar ve kolay kolay batmazlar.

Bir kısımda krizleri fırsata dönüştürme operasyonu ve hamleleri yapıyor. Bu dönemde mali yapısı zayıflayan firmaların kapısını çalan yada iflas sınırındakilerin elindeki ürünleri ucuza kapan kriz fırsatçıları için yeni fırsatlar bir türlü bitmek bilmiyor?

Yan gelip yatan ve olayları seyretmekle vakit geçiren vasat grupta bir araya geldiğinde farklı duyumları paylaşıyor ve gündemi tartışıyor ama her zamanki gibi ortaya boş laftan başka bir olumlu tablo çıkaramıyor.

Velhasıl kelam konuşan çok icraat yok modunda bir süredir devam eden gündemimiz seçimlerden sonra iyice rehavete ve ekonomi üzerinden başının çaresine ve derdine düştü.

Yıllardır arsa ve binaya dayalı büyüme modelinin iflas ettiği artık iyice kesinleşti ve netleşti. Böyle bir büyüme modelinin yürümeyeceği zaten belliydi ama ne yazık ki millet işini gücünü çoktan bıraktı ve tüm birikimini toprağa gömdü. Ne zaman imar geçer hayalleriyle borç harç yaşamaya devam edenlerin yeniden ekonomiye nasıl  kazandırılacağı ise merak konusu?

Geçtiğimiz günlerde Apple firması 1 trilyon doları aşan piyasa değeriyle dünyada bir ilki gerçekleştirirken bizde Alibaba sitesi, Trendyol’ a 728 milyon dolar vererek ortak olduğunu duyurdu. Sanırım bir süredir sadece yerli firmaların satıldığı haberi duyuyoruz. En son biz ne zaman dışarıdan firma aldık diye düşününce aklıma hemen Godiva geldi tabi ki çikolatayı (bitter) sevdiğim için!…

Dövizin artması, banka faizlerinin yükselmesi, enflasyonun yükselmesi vs. bunlar artık bizi pek şaşırtmıyor. Niye? Eh bu kadar ciddi olaylar başka bir ülkede yaşansaydı sanki daha mı farklı olurdu? Kesinlikle sonuç daha kötü ve olumsuz olabilirdi. Sanırım bizim bağışıklık sistemimiz emsallerine göre bayağı dirençli ve kuvvetli çıktı!

Sanayi, teknoloji, tarım, hayvancılık, havacılık, savunma vs. madem yerli ve milli diyoruz o halde her konuda büyük yatırım hamleleri şart. Bu ülkede üretici, sanayici, girişimci, bilim adamı ve buluş yapanlar özellikle el üstünde tutulmalı. Geleceğe bu insanlarla yürüyebiliriz yada dünya arenasında bizi bu insanlar hakkıyla temsil edecektir. O zaman her ne yapılacaksa buna göre hesaplayıp planlamalıyız ama hepimiz çok sabırlı olmalıyız. Acı reçeteyi kabullenmekten başka şansımız zaten yok ve kimsenin şapkadan tavşan çıkartacak hali de yok!

Herkes sorumluluk alacak. Elini taşın altına koyacak ve üstüne düşen fedakarlığı ve çabayı gösterecek. Zaten bu işin başka çözümü yok. Artık asgari değil azami müştereklerde birleşmek gerekiyor. Yoksa birileri gelir sizi başka bir yola istemediğiniz halde sokar. O yol da bize emrivaki olacağı için geçmişi mumla ararız? Aklımızı başımıza alma zamanı geldi ve çoktan geçiyor?

İnşallah ilerleyen günler hepimiz için hayra vesile olur. Hatalarımızdan ders çıkarırsak geleceğe daha emin adımlarla yürüyebiliriz. Eğer gelecek için doğru hamle ve adımlar atarsak ne düşeriz, ne çelme yeriz nede tökezleriz. Kimse de kolay kolay karşımıza çıkamaz!…

Siz güçlü olursanız meydan okumadan önce rakibiniz sizi düşünür siz onu düşünmezsiniz!

Advertisements

NÜKLEER’ LE SINAVIMIZ

Hatırlıyorum da geçmişte nükleer güç, nükleer enerji, nükleer denizaltı vs. dendiği zaman müthiş bir hayranlık duyulurdu ve adeta bir gelişmişlik simgesi olarak görülürdü. Sahip olanlara hayranlık duyulurdu. Şimdilerde ise bildiklerimiz değiştirilmeye çalışılıyor ve nükleer’ in tehlikeli olduğu empoze ediliyor. Peki doğru olan ne?

Şöyle bir hatırlarsak nükleer’ le fiziki tanışmamız  1986 yılı Nisan ayında Ukrayna’ da ki trajik Çernobil nükleer kazası ile oldu. Türkiye’ ye doğrudan sınırı olmayan ve kilometrelerce uzakta bulunan Ukrayna da ki nükleer tesiste çıkan yangın ve sızıntı sonucu dışarı sızan radyasyon atmosfere taşındı. Bu serpinti ise bulutlar ve rüzgar vasıtasıyla ülkemize ulaşarak yağmur ile inince ciddi bir panik yaşadık. Çünkü alınabilecek önlemler konusunda kimsenin bilgisi yoktu. Özellikle Karadeniz bölgesindeki tarım ürünlerinden bulaşan radyasyon yıllarca süren kanser trajedileri yaşattı.

Peki tehlike geçti mi hayır. Şu an Bulgaristan, Ermenistan, Romanya ve hatta İran’ da her an sorun oluşturabilecek nükleer tesisler var. Ermenistan’ da ve özellikle sınırımızın hemen yanındaki neredeyse hurda denebilecek tesis, bölge için büyük bir tehlike arz ediyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın ( Güç Reaktörü Bilgi Sistemi – PRIS ) verilerine göre 2015 Kasım itibariyle 31 ülkede 441 nükleer reaktör işletme halindedir. Günümüzde dünya genelinde ise elektrik üretiminin %10,9’u (376,8 GWe) nükleer santrallerden sağlanmaktadır.

Şunu kabul edelim. Sanayileşme ile birlikte kimyasal tesislerden tutun evimizde kullandığımız en masum cihazlar mesela cep telefonları, mikrodalga vs. derken zaten radyasyon’ la iç içe bir dünyada yaşıyoruz. Bizim asıl sorunumuz şu; Biz hala emeklerken bırakın yürümeyi doğrudan koşmaya çalışıyoruz. Ama her şeyin bir bedeli var. Sadece ABD Kaliforniya’ da kendi kendine gidebilen araçlar geliştirilirken şu ana kadar 50 kazaya karışmış durumdalar. Biz ise her şey olsun ama sorunsuz olsun istiyoruz. Dünyada böyle bir teknoloji, lüks ve imkan maalesef yok.

Mesela güneş enerjisini ele alalım. O da çok büyük bir yatırım gerektiriyor. Evet güneş yıllardır üzerimize doğuyor peki ama garantisi var mı? İlginçtir geçenlerde bilim adamları Güneş’ teki faaliyetlerin yavaşlama evresine girdiğini ve yakın gelecekte buzul çağına gireceğimizi iddia ediyordu. Bu ne demek? Şayet bu gerçekleşirse güneş enerjisine dayalı tüm beklentiler yıllar sonra suya düşebilecek demektir ki inşallah doğru çıkmaz.

Velhasıl kelam bu işlerin arkasında büyük oyunlar var. Nükleer demek güç demek ve akabinde askeri caydırıcılık demek. Bugün 3. Dünya savaşı senaryolarında neden Rusya başrolde? Elindeki nükleer askeri güç, başta tehdit altında olduğunu düşünen Avrupa olmak üzere, ABD ve müttefiklerini kaygılandırıyor. Eğer siz de nükleere sahip olursanız uzun vadede kontrolden çıkabilir, söz dinlemez ve birilerine tehdit olabilirsiniz yada size aba altında sopa gösterenler geri adım atmak zorunda kalabilir. Her attığı füze olay olan Kuzey Kore bu konudaki en çarpıcı örnek!

Evet ülkemizin ciddi bir enerji açığı var. Sürekli artan bir nüfus, sanayileşme ve refah seviyesinin yükselmesiyle tüketimin de artması kaynakların yetmemesine ve ithalatın artmasına aynı zamanda ciddi bir dışa bağımlılığa yol açmaktadır. Artık yeni yapılacak hidrolik barajlar sınırlara varmıştır. Güneş enerjisinin bu ölçekte tüketimi tek başına karşılaması mümkün değildir. Ancak önemli bir alternatiftir ve vazgeçilmezdir. O zaman hayalci söylemleri bırakalım ve gerçeklere bakalım. Elimizdeki imkanları en mantıklı şekilde kullanmamız gerekiyor. Çevreyi kirletmekle suçlanan linyit kömür de bunlardan biridir. Madenlerimiz var diye övünüyoruz ama yerin altında unutup gidiyoruz.

Şu bir gerçek ki; bölgesel savaşlar ve/veya 3. Dünya savaşının er geç mutlaka olacağını düşünerek caydırıcılığı ve mutlak hakimiyeti sebebiyle nükleer enerji ve nükleer silah şart. Hem de çok çabuk şart.

Yoksa etrafımızda birer birer kaybolan ülkeler, sınırları değiştiren ve artık kapımıza dayanan kriz ve oluşturulan kaos bizi de acımasızca içine alabilir. O zaman çok geç kalmış olabiliriz. Zira bize müttefik görünen ve dost saydığımız ülkeler (?) çatal bıçakla hindi diye adlandırdıkları ülkemizi yemek ve paylaşmak için bir an önce masaya gelmesini ve konmasını beklerler.

Sözün özü; Aklın yolu birdir tabi aklını kullanana!…